ŞÖVALYELER LAZIM

2002 yılında yayınlanan "Bu Topraklardan Dünya Markası Çıkar mı?" adlı kitabımı, iş dünyamızın önemli isimlerinden birine sundum. Kendisi biraz inceledikten sonra 'Bu işler için şövalye iş adamları lazım' dedi.

“Bu Topraklardan Dünya Markası Çıkar mı?” adlı kitabımla ilgili binlerce yorum aldım; ama “Bu işler için şövalye iş adamları lazım” lafı, hafızama çakıldı kaldı. Başta tam anlamasam da geçen 17 senede taşlar giderek yerine oturdu. Artık bunun ne anlama geldiği tüm boyutlarıyla net... Evet... Bu ülkeye şövalye iş insanları lazım. Sadece markalaşma için değil, ülke ekonomisinin toparlanması ve daha iyi yerlere gitmesi için de. Kendisi çok doğru söylemiş.  

‘DÜNYANIN EN DEĞERLİ 500 MARKASI’ ARASINDA BİR TÜRK MARKASI OLACAK!
“Bu Topraklardan Dünya Markası Çıkar mı? adlı kitabım yayımlanalı 17 sene oldu. Dünyada eşi benzeri olmayan “Turquality” marka destek programı da aynı dönemde devreye girdi ve ben o sıralar beklentiyi yükselttim. Sonrasında çalıştık, yazdık, çizdik, konuştuk… Ve safça bir umutla gelişmeleri izledik durduk. Yurt dışı coğrafyalarda güzel işler yapan marka sayımız arttı, hazır giyimde mağaza sayıları katlanarak büyüdü, THY gibi simge örnekler çıktı; ama nihayetinde hâlâ dünyanın en değerli 500 markası arasında bir Türk markası yok. Olacak mı? Bence olacak. Ama son on senenin modeliyle değil. Orada netim.  

ESAS SORUN, ANKARA’NIN KİMİN ARKASINDA DURDUĞU!
20’den fazla ülkede, defalarca pazar analizi ve pazarlama uygulamaları yaptım, gezdim, dolaştım, ajanslarla, araştırma şirketleriyle görüştüm. Geldiğim sonuç şu ki, dev küresel marka olma niyetindeki girişimci sayımız, olması gerekenin altında. Bir şeyler yapanlar da temkinli ve emniyetli; çünkü ülkemizdeki iş modeli öyle. Aslında “şövalye ruhlu” iş insanlarımız var da bunları bulup arkasında sağlam duran bir devlet yok. “Turquality” programı iyi niyetli; ama özünde yüzlerce firmaya ufak tefek fuar destekleri verip duruyorlar. 
Yurt dışında milyon dolarlar seviyesinde markalaşma yatırımı yapan 10 markamız yok! 200 firmaya 100’er bin dolar destek vererek dünya markaları çıkaramazsınız. Kore modelinde olduğu gibi, büyük oynayacak babayiğitlere tam destek olmak lazım. Dediğim gibi, bu babayiğitler var da esas sorun Ankara’nın kimin arkasında durduğu.  

‘BİZE PLAN DEĞİL, PİLAV LAZIM!’
Türkiye sanayileşmeye başladığında, iş insanlarının yüzü hep Ankara’ya dönüktü. Doğaldı; çünkü sanayisi olmayan ülkemizde kimin ne yapacağını, merkezi otorite planlıyordu. Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), ülkenin ihtiyaçlarını öngörüyor ve öncü sanayicilere gerekli destekleri veriyordu. Ülkede sermaye birikimi de böyle başladı. Sonrasında Demirel “Bize plan değil, pilav lazım” diyerek DPT’nin rolünü azaltsa da iş dünyasının yüzü, bir şekilde hep Ankara’ya dönüktü. 
İlk kez, Özal iktidara geldiğinde motivasyon modeli değişti. Kendisi “Yüzünüzü dünyaya dönün, Ankara arkanızda” dedi ve global ticarete adım attık. O dönemde, bugüne damgasını vuran iş insanları çıktı. Bunların bir kısmı ülkemizde ve dünyada güzel işler yaptı.    

HER KARAR MERKEZDE VERİLİYOR VE HER ADIM DENETLENİYOR
Sonra ne oldu? Demirel tekrar geldi ve herkes yüzünü tekrar Ankara’ya döndü. AK Parti iktidarında bu tavır daha da perçinlendi. Artık iş dünyasının temel iş modeli, Ankara ilişkileri üzerine kurulu. Şimdi burada yorumları dikkatli yapmak lazım. İş dünyası hükümetleri yok sayamaz. Bunu ilk kez ve defalarca Güngör Uras ağabeyimden duydum ve okudum. Bu ülkede ve birçok ülkede, merkezi otoriteye rağmen bir şeyler yapmak çok zor. 
Aynı şekilde Rifat Hisarcıklıoğlu da kimbilir kaç kongrede iş insanlarına sordu “Ankara’dan çekinmeyen var mı?” diye, kimse el kaldırmadı. Memleketin böyle bir gerçeği var; ama günümüzde bu bağlantının dozu iyice arttı. Neredeyse her karar merkezde veriliyor ve her adım denetleniyor.  

BİRİLERİ ARKASINDA DESTEK OLMADAN DA BİR ŞEYLER YAPABİLMELİ
İşte burada “şövalye iş insanları”na ihtiyacımız giderek önem kazanıyor. Birileri, mümkünse Ankara’yı da arkasına alarak dünyaya daha fazla ağırlık vermeli, küresel markalar inşa etmeye çalışmalı. Açıkçası, ülkemizde yaşadığımız ekonomik sıkışma da bunu zorunlu kılıyor. İnşaatlar, altyapı yatırımları bir yere geldi ve oradaki talep durdu. Son 10 yılın hakim iş modeliyle bir sonraki 10 senede sağlıklı bir ekonomiye sahip olmamız imkânsız. Dünyaya daha fazla bakacağız, Ankara’yı karşımıza değil tabii ki, arkamıza alarak cesaret göstereceğiz. Ama arkamıza alamazsak da göstereceğiz, temel mesele de bu. Artık bu ülkede birileri arkasında destek olmadan da bir şeyler yapabilmeli. Çünkü o birikim  artık var.   

UZUN SOLUKLU DÜŞÜNMEK ADIM ADIM YATIRIMLAR YAPMAK
İşte burada “şövalye ruh” devreye giriyor. Çünkü şövayle tanımı sözlükte şöyle; Orta Çağ’da, Avrupa’da özel eğitimle yetişmiş, belli ülküleri ve davranış biçimleri olan, soylu, atlı savaşçı...
Yani belli ülküleri ve davranış biçimleri olacak. Ülkü net; bu topraklardan dünya markaları çıkarmak. Davranış biçimi de uzun soluklu düşünmek, adım adım yatırımlar yapmak, öngörülebilir riskler alarak markalaşmanın ve ticaretin evrensel kurallarını uygulamak, hatta bunları geliştirmek… 
“Turquality” desteği almadan buralara gelen LC Waikiki Yönetim Kurulu Başkanı Vahap Küçük’ün markalaşma hakkında deneyimlerini ve görüşlerini paylaştığı toplantılarda verdiği bir örnek vardır. Markalaşmanın zahmetli bir iş olduğunu belirten Küçük, markalaşma sürecinin daha iyi anlaşılması için bambu ağacının yetişme serüvenini örnek verir.

VAHAP KÜÇÜK’TEN BAMBU AĞACI ÖRNEĞİ
Çin'de yetişen bambu ağacının, tohumunun toprakla buluşmasından sonra 4 sene filiz vermediğini; ancak beşinci senesinde 26 metre birden uzadığını anlatan Küçük, şöyle devam eder: "Toprak altında kök saldı, toprak altında beslendi, mukavemet kazandı ve filiz verdiğinde de 26 metre birden boy attı. Marka da böyle bir şeydir. Eğer biz markalaşma konusunda karar verdiysek, bilmemiz gerekiyor ki, yeni doğan bir bebek gibi hep masraf isteyecek. Belki bize 3-4-5 yıl para kazandırmayacak. Fakat sonunda markalaştığımız takdirde, bize çok büyük imkânlar sağlayacak." 

GLOBAL ATILIMLAR KAHRAMANLIK DEĞİL, MECBURİYET 
İşte “şövalye ruh”tan kastımız bu... Hayat boyu zarar ederek hayır işi yapmak değil, bir süre zararı göze alıp sonrasında bunun karşılığını almak. Kaldı ki, ülke ekonomisindeki tıkanma da bu tür global atılımları bir kahramanlıktan mecburiyet seviyesine de getirmiş durumda. Bir fizibiliteye bağlı olmadan yapılan altyapı ve enerji yatırımlarından sağlanan gelirler, şirketlerimizi ciddi sıkıntılara sokmakta. Yani aslında bugün şövalye olmak zorundayız. Yoksa işimiz zor.

Bu Makaleyi Sosyal Medyada Paylaşabilirsiniz

Yazarın 1.9.2019 00:00:00. Tarihinden Önceki Yazıları