SÜRDÜRÜLEBİLİR ŞİRKETLER İÇİN SÜRDÜRÜLEBİLİR DOĞA

Kuruyan göller, akmayan dereler, kirlenen yer altı suları, verimsizleşen toprak, kalitesiz hava ve kaybettiğimiz ormanlarımız... Üstüne bir de küresel ısınma eklendiğinde, insanlığın kazanma hırsı uğruna aslında tek evini kaybettiğini izliyoruz...

Sınırlı kaynaklarımızı hoyratça kullanmaya devam edersek de elimizde bir gün, hiçbir şeyin kalmadığına tanık olacağız.

‘KAZANDIK’ DERKEN KAYIP MI ETTİK?
Peki insanlık olarak binlerce yıldır süren doğayla olan savaşımızı tam “Kazandık” derken aslında kayıp mı ettik?
Günümüzde karşı karşıya kaldığımız çevre sorunları göz önünde tutulduğunda, doğayla olan ilişkimizi sil baştan gözden geçirmemiz zorunlu. “Endüstri Devrimi”yle başlayan yoğun sanayileşme, kentleşme ve nüfus yoğunluklarıdaki artış, doğanın taşıyabileceği sınırları çoktan aşmış durumda. Birçok canlı, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Diğer canlıların yüz yüze kaldığı sonucun insanlığın başına da gelmesi artık bir distopya değil. Bu yüzden de bu sorun, tek tek ülkelerin değil, bütün ülkelerin, en başta da sanayileşmiş ülkelerin bir sorunu olarak karşımıza çıkıyor.

ŞİRKETLER, POLİTİKALARINI GÖZDEN GEÇİRMEK ZORUNDA
Gelişmiş ülkelerdeki insanların en fazla kaygı duyduğu konuların başında, doğal kaynaklarımızı kaybetmemiz ve kürsel ısınmanın geldiğini gösteriyor. Ülkemizdeki araştırmaları incelediğimizde de Türk insanının eskisine oranla bu konularda çok daha hassas olduğunu görüyoruz. Tüm bu gelişmeler ise şirketleri zorunlu olarak sürdürülebilirlik politikalarını gözden geçirmeye yönlendiriyor. Çünkü sürdürülebilirliğe önem vermeyen firmaların dünyaya verdikleri zarar ve kaynakları tüketmeleri bir yana, tüketici gözündeki değerleri de kayboluyor. İşin özünü söylemek gerekirse; şirketler için dünyanın kaynaklarını sürdürülebilir şekilde kullanarak kendi sürdürülebilirliklerinin sağlamanın yanında, tüketici gözündeki algılarını koruyabilmeleri de sürdürülebilirlik politikalarından geçiyor. 
Elbette, günümüz iş dünyasının yanında sürdürülebilirliğin karşısında kıt doğal kaynaklar, zayıf finansal piyasalar, sınırlı yerel satın alma gücü ve nitelikli yetenek eksikliği gibi ciddi sorunlar bulunuyor. Şirketlerin, bu sorunları aşmasının yolu ise “Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri” ile uyumlu ve vizyoner bir bakış açısıyla geliştirilmiş sürdürülebilir iş modellerine geçmeleri.

ŞİRKETLERİ DE KAPSAYAN TOPLUMSAL BİR HAREKET... 
Peki! ”Kurumsal Sürdürülebilirlik” nedir? “Sürdürülebilir İş Ödülleri”nin internet sayfasında yer alan tanımı şöyle: “Şirketlerde uzun vadeli değer yaratmak amacıyla; ekonomik, çevresel ve sosyal faktörlerin, kurumsal yönetim ilkeleriyle birlikte şirket faaliyetlerinde ve karar mekanizmalarında dikkate alınması ve bu faktörlerle bağlantılı risklerin etkin bir biçimde yönetilmesi.”
Şirketler gerçek başarıya, sürdürülebilirlik uygulamalarını bir yük olarak değil, tüm paydaşların yararlandığı kaynak, uzmanlık, fırsat ve yenilikler bütünü olarak önemsediklerinde ulaşabilirler. Aslında sürdürülebilirlik, şirketleri de kapsayan toplumsal bir hareket. Bu yüzden de sürdürülebilirlik, şirket politikalarında daha kapsayıcı toplumsal bir mütabakatı içermektedir. Kısaca bir devlet politikası olması zorunludur.

HÂLÂ KAT ETMEMİZ GEREKEN BÜYÜK BİR MESAFE VAR
Konuyu dağıtmadan, ülkemizdeki şirketlerin sürdürülebilirlik politikalarına göz attığımızda; geçmişe oranla çok daha iyi durumda olmamıza rağmen hâlâ kat etmemiz gereken büyük bir mesafe olduğu aşikâr. Ülkemiz şirketlerinin bu noktada düştüğü en büyük hata, doğaya verdikleri zararı, belirli bölgelerde ağaçlandırma yaparak telafi ettiklerini düşünmeleri. Oysa sürdürülebilirlik, bir yeri yıkarken diğer tarafı yapmak değil, bir yerde üretim yaparken minimum zarar vermenin yollarını bulmak ve bunu şeffaf bir şekilde kamuoyuyla paylaşmaktır. Ülkemizdeki en büyük sorun da verilen zararın asla ve asla paylaşılmak istenmemesi ve üstünü örtmek için sürdürülebilirlik politikaları üretmekten çok daha uğraş verilmesi.

İHLALLERE KARŞI, TOPLUM BASKISI GİTGİDE ARTIYOR
Elbette güzel örnekler de yok değil. Son dönemlerde faaliyetlerinin ekonomik boyutunun yanı sıra, çevresel ve sosyal boyutunu yaygın olarak kamuoyuyla paylaşmayı bir politika haline getiren pek çok şirket mevcut. Halka açık şirketlerin dünya genelinde %70’i, kurumsal sorumluluk alanında raporlama yapıyor. Global Fortune 250 listesine giren ve 34 değişik ülkede yerleşik çok uluslu şirketlerin %95’inin çalışan hakları, çevre ve paydaş ilişkilerinde gerçekleştirdikleri faaliyetleri ve sonuçlarını, yıllık finansal raporlarıyla birlikte yayınlamaları önemli. 
Çok uluslu şirketlerin, kurumsal sorumluluk uygulamalarını yerel ağlara taşımaları ve böylece bu şirketlerle ilişkili olan diğer paydaşlarda da sosyal sorumluluk kültürünün oluşmasına katkıda bulunmaları da dünyanın geleceği açısından diğer önemli bir gelişme. Her ne kadar hâlâ büyük sorunlar ve ihlaller yaşansa da gitgide artan toplum baskısı, şirketlerin politikalarını yeniden gözden geçirmeye zorlamakta ve olumlu adımlar atmalarını sağlamakta.

LÜKS DEĞİL, ACİL ZORUNLULUK...
Ülkemizden sürdürülebilirlikle ilgili örnek verecek olursak, benim de takdir ettiğim örneklerden biri, TÜPRAŞ'ın hayata geçirdiği “Belediye Kentsel Atık Sularının Sanayide Proses Suyu Olarak Kullanılmak Üzere Geri Kazanımı” Projesi. Yine SÜTAŞ'ın “Çiftlikten Sofralara” Değer Zinciri Atık Yönetim Modeli de örnek projelerden. Elbette bunları çoğaltmak mümkün.
Özet olarak; sürdürülebilirlik politikalarını geliştirerek hayata geçirmek artık bir lüks değil, acil zorunluluk. Bizim de bir an evvel toplumsal baskıyı artırarak hem yerel firmalarımızı hem de ülkemizdeki küresel şirketleri daha aktif ve sonuç alıcı politikalar üretmeye zorlamamız gerekiyor. Aksi takdirde ne ekonomimiz ne de doğamız sürdürülebilir olmaktan kısa bir süre içinde çıkacak.

Bu Makaleyi Sosyal Medyada Paylaşabilirsiniz

Yazarın 1.10.2019 00:00:00. Tarihinden Önceki Yazıları