ŞÜPHELİ BEYAZ BOŞLUKLAR!

Bir başka bene, bir başka topluma, bir başka ülkeye, bir başka dünyaya yol alabilir miyiz?

“Seninle aynı dili konuşuyoruz diye, biraz da sırf bu yüzden beni anlayacağına inanarak seviniyorum. Düpedüz seviniyorum. Aynı sözcükleri biliyoruz ya, belki o sözcüklerle aynı cümleyi kurarız, aynı cümleyi severiz diye yazıyorum. Bu ne zayıf; fakat ne heyecan verici bir ihtimal! Biliyorsun değil mi, benim gibiler sırf bu ihtimal için ömürlerini verdiler. Ha, bak şimdi burası mühim: Yine olsa yine verirler. Ömür ne ki nihayetinde! Bundan güzel neye verilebilir ki! Düşünsene.” (*)
Ece Temelkuran

II. Abdülhamit, büyük ihtimal aynı sözcüklerin olur da aynı cümleye gidişinden, içereceği anlamdan, uyandıracağı hislerden, tetikleyeceği eylemlerden çekindiğinden, tahta geçişinden kısa süre sonra “Matbuat, kanunlar dairesinde serbesttir” deyip, Dahiliye Nazırlığı bünyesindeki Matbuat Müdüriyeti’nce ön denetimleri başlatmıştı. Bazı sözlerin, konuların yasaklandığı, yasaklara uymayan gazetelerin kapatıldığı, mizah dergilerine ruhsat verilmediği, aslında savaşın neden olduğu ekonomik sorunlarla gazete satışlarının iyice azaldığı, geriye suya sabuna dokunmayan “tahsisat” gazetelerinin kaldığı, hatta onların bile padişahın gadrinden kurtulamadığı bu dönemde, tabi ki Kanun-i Esas-i de rafa kaldırılıp, Meclis de kapatılmıştı. 

BASMAHANE NİZAMNAMESİ 
Sansürler, Basmahane Nizamnamesi (1888) ile iyice şiddetlenmişti. Yeni kurallar sadece matbaacılara değil, kitapçılara, harf dökümcülerine, süreli yayınlara, her türlü resim, tasvir, madalya, arma basıp satanlara da uygulanmış, iş yapabilmeleri  için “padişahın hakkına ve devlet yararına dokunur” yayınlardan kaçınacaklarına dair bir taahhütname imzalamalarını gerektirmişti.
Asıl, Padişah Hazretleri’nin başkatibi Kara Tahsin Paşa imzasıyla yayımlanan gizli ve varlığı net olmayan bir yönetmelik vardı ki, gazeteci ve matbaacılar uyum sağlayabilmek için ne yapacaklarını bilememiş, aslında iklimi de bu kurallar şekillemişti. Yönetmelik özetle şöyleydi:

1 Sultan’ın sağlığının iyiliği, hasadın bolluğu, ticaretin ve sanayinin ilerlemesi maddelerine öncelik verin.
2 Ahlâk açısından maarif nazırınca onaylanmamış hiçbir dizi romanı yayımlamayın.
3Bir sayıda bitmeyecek edebi ve ilmi yazılar yayımlamayın. “Devamı var” deyimini kullanmayın.
4Bir makalede beyaz boşluk ya da birkaç satırlık noktalı yerler bulundurmaktan kaçının. Şüphe uyandırır.
5Şahsiyetlerden, özellikle yöneticilerin yolsuzlukları, suçları ve hatalarından bahsetmekten kaçının.
6Kişilerin ve grupların yönetim aleyhindeki şikâyet başvurularını yayımlamayın.
7Her türlü tarihi ve coğrafi isimleri kullanmayın.
8Yabancı yöneticilere suikastlardan ve dışarıdaki ayaklanmalardan bahsetmeyin. 
9Bu yönetmelikten gazetelerde bahsetmek de yasaktır.


AFOROZ EDİLEN KELİMELER! 

Matbaaların, Zaptiye Nezareti altına girdiği, kitapların sansüre uğradığı ya da külliyen yasaklandığı, postaların okunduğu, muzır (zararlı) sözcükler listesinin dili delik deşik ettiği bu dönemde Halid Ziya (Uşaklıgil) ve Tevfik Fikret yazamaz olmuştu. Çoğu kişinin bildiği burun, yıldız, tepe gibi sözcüklerin yanı sıra; adalet, avam, anarşi, beynelmilel, cemiyet, cumhuriyet, Darvinizm, demokrat, diktatör, disiplin, grev, hafiye, hak, hürriyet, ihtilal, inkılap, irtica, irtiyab (kuşku), istibdat (baskı), isyan, klik (hizip), konservatör (tutucu), memorandum, müsavat (eşitlik), oportünist, radikal, randevu, sansür, sosyalizm, suikast, vatan ve zulüm ise aforoz edilen kelimeler içindeydi.

KÜLTÜREL ETKİLEŞİMLER İYİCE AZALDI 
Dile yapılan müdahaleler; bilimsel yayınların, edebi eserlerin, tiyatroların, aslında sanatın her kolunun, “Rengi, tasarımı sakıncalı” diye sanayi ürünlerinin, en önemlisi gerçeklerin imparatorluk sınırlarında yer bulmasını engelledi. Yetmedi jurnalciler ve yapılanlara alkış tutanlar türedi, bilgi akışı ve kültürel etkileşimler iyice azaldı. Kaybolan sözcüklerle duyguların, düşüncelerin sınırlandığı, sıradanlaştığı, baskı ortamında giderek kaba, teksesli, çok tekrarlı, sığ ve korkuyla beslenen bir tonla ifade edildiği bir düzen hâkim oldu. 
Sözcüklere sahip çıkmak kim olduğumuzu hatırlamak, yan yana durabilmek, bağ kurmak, dertleşmek, düşünmek, bağırmadan ve basmakalıp ifadelerle sınırlı olmadan tartışabilmek demek... 

Dr. Kerem Dündar’ın dediği gibi, bilmek, anlamak anlamına gelmiyor. Anlamanın da anlayışa dönüşmesi için çatışma gerektiriyor. Bunun için sözcüklere, ses vermeye ve nezaketle tartışmaya, duygu ve düşüncelerimizi ifade etmeye, dinlemeye, birbirimizden öğrenmeye, boşluklardan, ana fikri bize bırakılmış noktalı yerlerden şüphelenmemeye, aksine merak etmeye, emek vermeye ihtiyacımız var. 

BU SORUYU, ARA SIRA KENDİMİZE SORSAK... 
“Hiç ve Her. Bu ikisi arasında gidip geliyoruz nihayet. Hem hiçiz hem her. Katıksız bir çocuk merakıyla soruyorum ey okur, sen ömrünü neye veriyorsun?” (*)
Ece Temelkuran

Bu soruyu ara sıra kendimize sorsak, hiç ve her arasında gidip gelirken ömürlerimizi ne ile dokuduğumuza baksak, 200 kelimeye hapsolmasak, dilimizle birbirimizi yaralamasak, aksine yaralarımızı sarsak, bilgiyi, birikimleri aktarabilsek, hayâl kurabilsek, eleştiri ile büyüsek, gürültüye prim vermesek, duygularımızı, düşüncelerimizi, davranışlarımızı iyiye, güzele yönlendirsek, sözcüklerden köprüler kursak; bir başka bene, bir başka topluma, bir başka ülkeye, bir başka dünyaya yol alabilir miyiz? 
Ve o zaman “Ömür ne ki nihayetinde! Bundan güzel neye verilebilir ki! Düşünsene.” diyebilecek bir baz yaratabilir miyiz?

(*) Okura Mektup ‘Bu Da Geçer – 
Ece Temelkuran’ 
(**) Kaynak: II. Abdülhamit'in 'muzır'la 
savaşı – Ayşe Hür (Radikal)

Bu Makaleyi Sosyal Medyada Paylaşabilirsiniz

Yazarın 1.03.2021 00:00:00. Tarihinden Önceki Yazıları