İNSANLARI BİNALARA HAPSETME KÜLTÜRÜ

PROF. DR. EMRE ALKİN I EKONOMİST / İSTANBUL TOPKAPI ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ

Gün geçmiyor ki karşıma biri çıkmasın ve “projesinden” bahsetmesin. Dinlediğim birçok projenin aslında bir fikirden ibaret olduğunu ve projeye dönüşmesi için en azından bir zaman planı ile bütçesi olması gerektiğini tekrar etmekten yoruldum desem yanlış olmaz.

İnsanların parlak fikirleri projeye çeviremeden çöplüğe göndermesinin sebebi, gelişmekte olan ülkelerde marifetli çocuklardan çok malumatlı çocuklardan hoşlanılması. Zorunlu ihtiyaçların güçlükle karşılandığı bu ülkelerde, parlak fikirlerin projeye, projelerin gerçeğe dönüşmesi için adil bir ortam bulunamaz. Dolayısıyla Eflatun’un dediği gibi, “Dehanın nereden çıkacağı belli belli olmaz” yaklaşımını kabul etsek de hiç kimse kendi köyünden bir dehanın çıkacağına inanmaz. Dağdaki çobanın bir sınavda birinci olması bile inancın pekişmesine yetmez. Bu sebeple, bizim gibi ülkelerde insanları binalara tıkıp, mesai yaptırarak çalıştırmak en temel yaklaşımdır. Yüzlerce binlerce insan çalıştıran patronlar, kendilerinden daha akıllı insanların varlığını kabul etmezler. Dolayısıyla oldukça verimsiz bir çalışma ortamını onlara reva görür, herkesin fikrini alacakları platformlardan uzak dururlar.

Maalesef, bizim gibi ülkelerde patronlar başkalarının fikrini kolay kolay benimsemez. Bu nedenle akıllı yöneticiler parlak fikir ya da projeleri patrona kabul ettirmek için değişik yöntemler uygular. Bunların başında gelen, parlak fikri patronun fikriymiş gibi lanse etmektir. Ancak bunu sadece üst düzey yöneticiler yapabilir, maalesef alttan gelen fikirler yukarı çıkamadan öğütülür. Patron akıllı yöneticilerden korktuğu gibi üst düzey yöneticiler de akıllı astlarından korkar. Dolayısıyla inisiyatif kullanan, sorgulayan, hiyerarşi yerine network kuran, gizlilikten çok şeffaflıkla çalışan, hedeflere göre performans ölçütlerini belirlemiş şirketler yok denecek kadar azdır.

AKADEMİDE DE DURUM AYNI

Aynı durum akademi için de geçerli. Sanatçıları, sporcuları, bilim insanlarını binaların içerisinde mesai yaptırarak verim alacağını sanan yöneticiler mevcut. Halbuki akademisyenlerin en kutsal görevi olan dersleri ve öğrencilere yapılan danışmanlıkları harfiyen icra etmeleri haricinde, sanayide, piyasada, sanat dünyasında ve sporda tecrübe kazanmaları gerekir. Binaların ve odalarının içine hapsolmuş hiçbir personelden verim sağlanamaz. Bütün bu anlattıklarım 21. yüzyılın başından itibaren yapılan tüm araştırmalar ve anketlerle ispat edilmiştir.

Şimdiki haliyle iş yerleri insanlara zorla mesai yaptırılan ve bu şekilde merkeziyetçi hükümetlerin asayiş yaklaşımına hizmet eden, genç işsizliğe geçici çare için kampüsleri dolduran, yöneticileri ve personeli yeniliklere teşvik etmek yerine kurulu düzene itaat etmeye zorlayan bir halde. Dolayısıyla bütün yük toplam personelin yüzde 10’uyla sınırlı insanlarda. Bu bina düzeninde insanların birbirlerinin casusluğu yapması, üst düzey yöneticilerin kabahatlerini görmezden gelmesi istenir. İnsanları duvarlarla sınırlamak aslında psikolojik bir baskıdır. Bu düzende verimli olanla verimsiz olan birbirine karışır. Becerikli olan personel standart seviyeye indirilir.

Ne yazık ki gerçekten binanın içinde çalışması gereken personelin toplam personel içindeki payı, günümüz teknolojileri çerçevesinde, en fazla yüzde 10’dur. “Bize insan dokunuşu lazım” diyerek insanları binaların içinde tıkıştıran ve onları insan dokunuşundan mahrum bırakan anlayışı hem endişeyle hem üzüntüyle izliyorum. Sabahtan akşama çalışma arkadaşlarından başka kimseyi görmeden yaşayan insanların kimseye sağlayacağı bir katkı yok. İnsan kaynağının değerinden çok gayrimenkulün değerine dayanan ekonomik yaklaşımın sonucudur bu.

Bu yazdıklarıma itiraz edecek çok sayıda kişi olacaktır mutlaka. Bugün hangi sektörlerde hangi şirketlerin zirveye nasıl ulaştığına bir baksınlar ondan sonra konuşuruz.

 

MÜZAKERE AYNI ZAMANDA MÜCADELEDİR

ABD'de Cumhuriyetçi Parti'nin en önemli isimlerinden Mitch McConnell siyasi hayatını kaleme aldığı "The Long Game" yani "Uzun Oyun" kitabında siyasetle ilgilenenler için iki önemli saptamaya dikkat çekiyor:

- Siyaset hiçbir zaman kusursuz tasarımlar sunmaz

- Siyasiler vatandaşı ne zaman dinleyeceklerini ve ne zaman liderlik edeceklerini iyi bilmeli

Geldiğimiz noktada toplumun siyasetten çok sayıda talebi olduğunu görüyoruz.

- Asgari ücrete zam yapılması

- Emekli aylıklarına zam yapılması

- Kamu hizmetlerine enflasyonun üzerinde zam yapılmaması ya da hiç yapılmaması

Bu taleplerin elbette bütçeye yükü var bir de siyasi faturası var. Diğer taraftan ihracatçının döviz kurlarıyla ilgili sıkıntıları, tüccar ve esnafın kaynak sorunu var. Bunların da bir bedeli var, ayrıca siyasi faturası var. Siyaset az sayıdaki firma sahibinin istediğini yaparken kendine oy veren kitleleri göz ardı edemez. Dolayısıyla kitleyi oluşturan en büyük parçaların taleplerini dikkate almaya dikkat eder. Bu arada şartlar ne olursa olsun ayakta kalabilmeyi başaranlara fazla dokunmaz.

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ TALEBİ VAR

Tüm şikayet ve dilekleri değerlendirirken, kendi taleplerini de iletir. Mesela şu an Anayasa değişikliği talebi var. Ancak, kitlelerin böyle bir talebi yok. Toplum öncelikle ekonomik şartların düzelmesini istiyor. Bu durumda siyaset mecburen toplumla müzakereye başlayacaktır. Çeşitli kesimlere "talepleriniz bende, yapacak iradem var ama bunun bir faturası var, karşılıklı olarak anlaşalım" mesajını verecektir. Kapsamlı bir değişiklik için sivil toplum ve siyasetin hareketlendirilmesi gerekiyor. Piyasa bunun kokusunu hemen aldığı için bu müzakerenin uzun ve yıpratıcı olacağını düşünerek satış yönüne geçti. Dövizin yükselmesi ve borsanın düşmesinden anlıyoruz. Önümüzdeki günlerde adaletten AB meselesine, terörle mücadeleden sınır güvenliğine, bürokrasiden devlet yönetimine kadar birçok konuda siyasetin her cephesinden "değişim çağrıları" başlayacak gibi gözüküyor.

Tüm bunların sonunda, bugüne kadar olduğu gibi ne iktidarın ne toplumun istekleri tam olarak yerine getirilmeyecek. Bu sebeple "siyaset kusursuz tasarımlar sunmaz" demiş McConnell. Bir yasanın çıkış macerası ve son hali arasındaki fark bazen gözden kaçar ancak hepsi "uzun hikayelerin" birikimiyle oluşur. Bakalım siyaset ve toplum arasındaki bu müzakerelerden ne sonuç çıkacak?

BUSINESS LIFE