CANAN ERCAN ÇELİK I BUSINESS LIFE YAZARI
Okul saldırılarını anlamaya çalışırken en büyük hata, meseleyi sığ ve subjektif değerlendirmelerle belli bir etikete, tek bir nedene, belli bir “suçlu” profiline indirgemek. Prof. Dr. Şengül Hablemitoğlu’nun Ünsal Ünlü ile yaptığı özel gündemli söyleşisindeki uyarısı bu yüzden kritik:
“Karşımızda çok katmanlı, rahatsız edici ve yüzleşme gerektiren bir toplumsal kırılma var. Yüzeysel değil, derinlikli ve sistemli bakmak zorundayız.”
“Basite indirgemek, tek bir odağa yönlendirmek, güvenlik diline sıkıştırmak, hızlıca çerçeveleyip bir tür tembellik, rahatlama yaratmak bizi yanıltır” diyor ve ekliyor:
“Olayları belli bir patolojiye ya da özel gereksinim etiketlerine, kontrolsüz genellemelere indirgemek kolaycılık. Gerçekten de bu tür saldırılar ne yalnızca dijitalleşmeyle ne yalnızca aile ihmaliyle ne de yalnızca psikiyatrik bir bozuklukla açıklanabilir. İçinde yaşadığımız iklimi, kültürel dokuyu, ekonomik ve sosyal zemini, eğitim sistemi sorunlarını, toplumsal şiddet dinamiklerini dışlayarak bu saldırıları anlayamayız. Toplumsal kutuplaşma, kamusal dildeki sertleşme, gençlerin geleceğe dair belirsizliği, yoksulluk, ebeveyn işsizliği, sosyal destek ağlarının zayıflaması ve cezasızlık duygusu çocukların büyüdüğü duygusal zemini doğrudan etkiliyor.”
“İçinde bulunduğumuz çağı tanımlayan başat olgulardan biri şiddettir. Dini, siyasi, etnik ya da cinsel olsun; şiddeti meşrulaştıran ve hatta yücelten bir kültür, yaşam alanlarımızı giderek daraltıyor.” Zülfü Livaneli
Bu bağlamda, Prof. Dr. Ayşe Bilge Selçuk’un “bütüncül bir barış pedagojisi” vurgusu bu çerçevede yalnızca pedagojik değil toplumsal bir öneri olarak ele alınmalı.
“Çocuklara barışı, insan haklarını, demokrasiyi, hoşgörüyü, cinsiyet eşitliğini ve şiddet içermeyen çatışma çözümünü öğretmeden kalıcı bir güvenlik iklimi kuramayız. Barış kültürü, güvenlik kameralarıyla değil okulda, evde ve kamusal dilde deneyimlenen ilişkilerle inşa edilir.”
Tabii ki bu kırılmanın merkezinde yer alan çocuğun yaşamsal bağlarındaki zorluk ve zayıflıklar ile ergenlik boyutunu dikkate almadan ilerleyemeyiz. Hablemitoğlu’nun işaret ettiği gibi okul-aile-toplum bağlarının, çocukla yetişkinler arasındaki güven bağının zayıflaması, çocuğun kendisini değerli hissettiği ilişkisel zeminin giderek işlevselleşmesi ciddi bir sorun. Aileler çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamaya çabalarken ihtiyaçların giderek maddi ve performans odaklı bir çerçeveye taşınması, okulların başarı, sınav, rekabet üzerinden şekillenen yapılara dönüşmesi sonucunda, bu iki alanda var olan çocuklar duygusal olarak kendilerine yer bulamaz hale geliyor. Çocukla aile-okul-rehberlik sistemleri içinde ve arasında kopukluklar oluşuyor. Bağlanma, sınır konma, şefkat, güvende olma, sevgi görme gibi en temeldeki ihtiyaçlar ise karşılanamaz hale gelebiliyor.
COPY CAT ETKİSİ
Prof. Dr. Vedat Şar’ın belirttiği gibi ergenlik bir kimlik oluşumu dönemi; anlaşılmama, yalnızlık, yabancılaşma ve öfke hisleri bu dönemde yoğunlaşabiliyor. Gelişimsel psikoloji de bunu destekliyor: Ergenlikte ödül, heyecan ve duygusal tepki sistemleri daha erken aktifleşirken dürtü kontrolü ve sonuçları değerlendirme becerileri daha geç olgunlaşıyor. Ancak bütün bu biyolojik gerçeklikler şiddet mazereti olamamalı, aksine erken destek sistemlerinin ve ilişki ağlarının ne denli yaşamsal olduğunu göstermeli.
Ayrıca, popüler kültürün, eğlence endüstrisinin ve dijital mecraların sürekli ürettiği şiddet imgeleri, çocukların dünyasında şiddeti sıradanlaştırdığı bir gerçek. Hablemitoğlu’nun “copy cat etkisi” vurgusu tam da burada önem kazanıyor: Şiddet artık yalnızca bir eylem değil izlenebilen, paylaşılabilen, taklit edilebilen, özenilen bir model haline geliyor. Türkiye’de silaha erişimin kolaylığı, milyonlarca ruhsatsız silah bulunması, evde silah varlığı, riskli gruplarda ölümcül sonuç ihtimalini katlıyor. Gençlerin kırılganlığıyla silaha erişim birleştiğinde, bireysel kriz toplumsal felakete dönüşebiliyor.
Ancak unutmamız gereken hassas bir denge daha var. Prof. Dr. Yankı Yazgan’ın dikkat çektiği ilişki ağları ve okul iklimine emek vermektense, sonuçları yaşayan çocukları damgalama riski: Ruh sağlığı ya da gelişimsel farklılıkları olan çocuklar çoğu zaman fail değil önce mağdur oluyor; zorbalanıyor, dışlanıyor, ihtiyaçları karşılanmıyor. Bu yüzden çözüm, çocukları etiketlemekten değil okul iklimini iyileştirmekten geçiyor. Yazgan’ın dediği gibi değer gördüğünü, kendisine özen gösterildiğini hisseden bireylerin bulunduğu ortamlarda şiddet riski azalıyor. Okul kademesine göre her 150 ya da 300 öğrenciye bir rehberlik öğretmeni düşmesi beklenirken ülkemizde bu sayının 750 öğrenciye kadar çıkması da sorunun bir başka boyutu. Öğretmenler statüsündeki erozyon, üzerlerinde giderek artan tahakküm, velilerin müşteri kimliğiyle hareket etmesi, CİMER şikayetlerinin baskı ve performans aracına dönüşmesi risklerin erken fark edilmesini, aileyle okul arasında sağlıklı bağlantı kurulmasını, Rehberlik Araştırma Merkezi’ne (RAM) ya da sağlık kurumlarına yönlendirme yapılmasını son derece güçleştiriyor.
BÜTÜN BİR SİSTEM SORUNU
Sonuçta mesele sadece o, bu, şu değil, Hablemitoğlu’nun ifadesiyle “Bütün bir sistem birlikte doğru çalışmıyor. Makro sistem yani kültür, değerler, politik iklim, medyanın dili, hukukun araçsallaştırılması toplumsal yönelimleri, normları, değerleri etkiliyor. Şiddeti normalleştiriyoruz, alışıyoruz, kabul ediyoruz ve sürdürülebilir kılıyoruz.”
Milli eğitimin politize olmaması gereken en kritik alanlardan olduğunu, bir çocuğun etik kapasitesinin yalnızca inanç üzerinden değil kurduğu ilişkiler, gördüğü örnekler, yaşadığı deneyimler üzerinden geliştiğini, tek başına dindarlığın ahlaki gelişim garantisi olmadığını ekliyor.
Dolayısıyla, ahlaki gelişimin ve empatik kapasitenin ciddi bir kırılmadan geçtiğini gördüğümüzü, değerler eğitiminin inanç üzerinden ilerletme hedefinin çocukların ilişkisel ve duygusal boyutlarını içermediğini, iç dünyalarında karşılık bulmadığını, sonuçta, ahlaki muhakemelerinin genelde en alt düzeyinde kaldığını, yani ilke ve empatiye göre değil ceza ve çıkar hesabına göre şekillendiğini vurguluyor.
Toplumsal düzen karşılıklılık, evrensel etik ilkeler ve empati ile yol alır.
Çocukların geliştiği duygusal zemini geliştirmek, mevcut politik kültürel iklimi, bizi kırılgan hale getiren koşulları iyileştirmek elzem görünüyor. Bu nedenle çözüm de bütüncül olmalı. Barış pedagojisi, güçlü rehberlik, okul sosyal hizmeti, silah kontrolü, dijital farkındalık, aile-okul işbirliği, evrensel ilke ve empatiye dayalı ahlaki gelişim üzerine odaklanmalı.
Ancak bu anlayış, kabul ve ortak iradeyle şiddetin gölgesini çocuklarımızın üzerinden çekebilir ve okul kapılarından içeri sızmasını engelleyebiliriz.