CANAN ERCAN ÇELİK I BUSINESS LIFE YAZARI
İngiliz düşünür, feminist araştırmacı yazar ve Sara Ahmed'in geliştirdiği “Affective Economics”(*) yaklaşımı, ekonominin tümüyle rasyonel ve duygulardan bağımsız olduğu fikrine meydan okur, ekonomik öznelerin, piyasaların ve değerlerin duygulanım (affect) aracılığıyla nasıl üretildiğini gösterir. Ona göre güven, umut, korku, aidiyet ve hayal kırıklığı da ekonomik ve toplumsal değerin üretildiği alanlardır.
Bu kurama göre, “duygular” yalnızca kendi içimizde yaşanmaz; insanlar, kurumlar, semboller ve fikirler arasında dolaşıma girer, adeta bulaşırlar. Bazı kurumlar, kişiler, nesneler veya fikirlerle aramızda duygusal olarak bağlar oluşur, buradan da güç ve değer üretilebilir (“stickiness”). Değer algımız yalnızca maddi değil aynı zamanda duygusal boyutla da oluşur. Umut, korku, gurur, utanç gibi duygularımız ekonomik davranışlarımızı yönlendirir. Duygular bizi belirli gelecek odaklarına doğru yöneltirken, diğerlerinden uzaklaştırır ve duygulanım neyin mümkün, arzulanır veya tehdit edici olduğunu belirler. Bu bağlamda, ekonomik aktörler (yurttaş, tüketici, yatırımcı, çalışan vb.) sadece akılcı hesaplarla hareket etmez. Piyasalar, markalar, ekonomik değerler ve kurduğumuz bağlar duygularımızla şekillenir.
AFET ANINDA DOLAŞIMA GİREN DUYGULAR
Öncesinde, orman yangınlarındaki katkısı ve yardım projeleriyle itibar kazanmış Ahbap Derneği’nin etrafında, 2023 Kahramanmaraş depremleri sonrasında şekillenen toplumsal seferberlik, bu kuramsal çerçevenin sahadaki en somut karşılıklarından biri olarak görülebilir..
Yıkıcı etkileri olan afet sonrasında, Türkiye'nin dört bir yanından yükselen dayanışma dalgası, milyonlarca insanın aynı anda harekete geçebileceğini göstermişti. O günlerde insanlar yalnızca maddi destek de bulunmuyordu; güvenlerini, umutlarını ve birbirlerine duydukları sorumluluk hissini de paylaşıyorlardı.
GÜVEN, AHBAP VE DUYGUSAL SERMAYE
Afetin yarattığı şok, çaresizlik ve öfke toplumda hızlıca bir “dayanışma ve umut” arayışına dönüşmüştü. Sara Ahmed, duyguların insanlar arasında dolaştığını ve zamanla belirli kişi ya da kurumlara "yapıştığını" söyler. Günümüzde, sosyal medya tam da bu dolaşımın en güçlü taşıyıcısı haline gelmişken öfke, şüphe, hayal kırıklıkları gibi olumsuz hisleri hızla yayıp, beslerken, yapılan paylaşımlar yalnızca bilgi değil aynı zamanda duyguları da dolaşıma alıyorken, üstelik algoritmalar da en çok güçlü duyguları üreten içerikleri öne çıkarırken, gerçeklerden çok doğrulanmamış iddialar hızla yayılabiliyorken, bu sürece bir de kamu kurumlarına yönelik oluşan tereddütlerle alanda geciken müdahaleler eklenince toplumun yardım etme arzusu ve güven duygusu büyük ölçüde Ahbap Derneği ve Haluk Levent figürüne “yapıştı” (stickiness). İnsanlar sadece para bağışlamadı; yaslarını, umutlarını ve adalet arayışlarını da bu yapıya aktardı. Duyguların sosyal medyada hızla dolaşıma girmesi, benzeri görülmemiş bir finansal ve lojistik kaynağı Ahbap’ta topladı.
"Duygular özel/kişisel durumlar değildir; toplumsal olarak şekillenir ve kamusal alana yöneliktir." — Sara Ahmed
Ancak, geçtiğimiz ay bambaşka bir krizle karşılaştık. Bu kez “Güven Krizi!” Ahbap etrafında başlatılan hukuki süreç, yaşanan tartışmalar, oluşmuş yapıyı kökten sarsan iddialar, bazı itiraf ve bulgular tablo netleşmese de karmaşık ve yolunda olmayan olguların çokluğuyla o olağanüstü dayanışma ve iyilik hissini örseledi. İşin içindeki kara para aklama, kumar, bahis gibi boyutların bulunması kalbimizi kırdı ve güven duygumuzda derin yaralar açtı.
Ahmed’in de vurguladığı gibi duygulanım ekonomileri doğal veya kalıcı değil; yıkılabilirler, yeniden inşa edilebilirler, ancak kırılgandırlar. Sadece “karizmatik liderlik” ve “duygusal bağ” üzerinden yürüyen bir yapı, krizlerle, ego savaşları, kişisel zaaflar veya siyasi/toplumsal baskılar arttıkça kırılgan hale gelebilir. Ahbap olayında görüldüğü üzere, toplanan devasa kaynak ve toplumsal teveccüh, olayların akabinde temelden sorgulanmasını, yoğun bir denetim talebini ve baskı mekanizmalarının irdelenmesini gündeme getirebilir.
DUYGUSAL SERMAYEYİ KURUMSAL GÜVENCEYE DÖNÜŞTÜRME
Biliyoruz ki insanlar sadece ihtiyaçları nedeniyle değil hissettikleri nedeniyle de bağış yapıp gönüllü olur, bir kuruma bağlanır ya da ondan uzaklaşır. Özel sektörde ya da kamuda bir kuruma özgü etik dışı uygulamalar bütüne yansımadan daha izole şekilde kalabilirken sivil toplumda bütünü sarsacak düzeyde geniş bir yansıma ve etkileşim mümkün görünüyor. Ve yine bu nedenle güven kaybı, yalnızca belirli bir kurumu etkilemekle kalmayıp toplumun genel dayanışma, bağış kültürünü de aşındırabiliyor. Çünkü, bağış, esasen ekonomik olduğu kadar duygusal bir işlem. İnsanlar çoğu zaman “bu kurum, insanlar benim adıma en doğru kişilere, inisiyatife, zamanında ve gerekli olanı yapacak” diye bağış yapar. Dolayısıyla bir sivil toplum kuruluşunun kaybettiği güveni yerine koyması çok daha zor olabiliyor. Türkiye zaten uzun süredir siyasal ve toplumsal kutuplaşmanın yaşandığı ülkelerden biri. Bu atmosferde, kişiler ve kurumlar da çoğu zaman “biz/bizden" ve "öteki/onlardan” şeklinde değerlendiriliyor. Oysa sivil toplumun doğası bunun tam tersi! Sivil toplum kuruluşları, farklı köklerden, görüşlerden insanların ortak bir amaç, duygu, irade birliği etrafında buluşabilmesini sağlayabildiği ölçüde toplumsal değer üretebiliyor. Modern demokrasilerde sivil toplum, devletin alternatifi değil tamamlayıcısı ve pek çok alanda toplumun enerjisini organize eden temel mekanizma. Vatandaşların örgütlenmesini, dayanışmasını, kamusal yararın ve hakların korunmasını sağlamak üzere yaptıkları kadar, farklı kesimleri bir araya getirebilme kapasitesiyle de değer yaratıyor. Bu nedenle kutuplaşma, yalnızca belirli kuruluşlara zarar vermiyor; toplumun birlikte hareket edebilme kapasitesini, refleksini de zayıflatıyor.
“Dünyayı değiştirmek için, bizi mevcut düzene bağlayan tutunmaları/bağlılıkları değiştirmemiz gerekir.” Sara Ahmed
Dünyanın gelişmiş demokrasilerine bakıldığında güçlü sivil toplumun ortak özellikleri dikkat çekici: yüksek gönüllülük oranları, yaygın bireysel bağış kültürü, profesyonel yönetim anlayışı ve en önemlisi güçlü bir hesap verebilirlik sistemi. Birçok örnekte devlet, özel sektör ve sivil toplum arasında rekabetten çok iş birliği kültürü geliştiğini, kamu otoritelerinin politika oluştururken sivil toplumun bilgisinden yararlandığını; sivil toplum da faaliyetlerini sistematik bağımsız denetim ve şeffaflıkla topluma açık, hesap verilebilir hale getirdiğini görebiliyoruz. Türkiye’de ise yardımseverlik ve dayanışma kültürü son derece güçlü. Afet dönemlerinde milyonlarca insanın kısa sürede gösterdiği dayanışma, bağış ve gönüllülük refleksi önemli bir toplumsal sermayeyken, aynı başarıyı kurumsallaşma, şeffaflık, etki ölçümü ve sürdürülebilir yönetişim alanlarında gösterebildiğimizi söylemek güç.
Gelecekteki krizlere hazırlıklı olmak için bu duygusal enerjiyi rekabet yerine kolektif bakıma ( destek, paylaşım, iyileştirme) kişiler, kişisel inisiyatifler yerine sürdürülebilir kurumsal yapılara tahvil etmek zorundayız. Duygularımızın bizi sadece kriz anlarında reaktif olarak bir araya getirdiği değil, kalıcı ve dayanıklı kurumlar inşa etmemizi sağladığı bir sivil toplum düzeni toplumsal refah, huzur ve demokratik gelişim için şart. Birey ve toplum olarak sosyoekonomik alanlarda nasıl hissettiğimize dikkat eder, nelere, neden bağlandığımızı fark edersek, seçimlerimizi şekillendirmek için hangi duyguların kullanıldığını sorgularsak kolektif bakım, dayanışma ve adalet duygularını beslersek, kuvvetler ayrılığını, kurumları ve sistemleri kalıcı ve güvenilir kılmayı öncelersek, daha özgür, daha mutlu, esenlikle ve ayrışmadan bir arada olma olasılığını da kendimize tanımış oluruz.
“Eleştirel çalışma; duygularımızı, bağlılıklarımızı ve geleceğimizi yeniden yönlendirmeyi içerir.” Sara Ahmed
(*) Literatürde Affective Economics kuramı için Duygusal Ekonomi, Duygulanım Ekonomisi, Duygulanımsal Ekonomi şeklinde farklı çeviriler var.