GÜÇ ZEHRİ VE SİSTEMİK KÖRLÜK: YENİ ÇAĞIN TİTANİK SENDROMU

CANAN ERCAN ÇELİK I BUSINESS LIFE YAZARI

“Yeni bir dünya aramak için hala çok geç değil. Alfred, Lord Tennyson”(*)

Batmakta olan bir transatlantikte orkestranın çalmaya devam etmesi bir cesaret göstergesi mi, yoksa yaklaşan felaketin büyüklüğü karşısında sergilenen bir zihinsel felç hali mi? Tarih boyunca en sarsılmaz sanılan imparatorluklar, piyasaların mutlak hakimi olan dev şirketler ve alanında zirveye çıkmış profesyoneller, dış tehditlerden öte kendi ‘batmazlık’ algıları ve aşırı güvenle sistemik şekilde körleştikleri için çöktüler. Muktedirlerin suyun üstünde kalan kayda değer başarılarına tutunup içine düştükleri o kibir anını, suyun altındaki devasa krizin, karşıt dinamiklerin, tehditlerin gemiyi yaraladığı an olarak kabul edebilir miyiz? Günümüz dünyasında Titanik Sendromu sadece şirketlerin varlıklarını riske eden bir yönetim zafiyeti değil bireysel kariyerlerden toplumsal yapılara, kurum kültürlerinden siyasal rejimlere kadar her alana sirayet eden otokratlaşma, yozlaşma ve etik çöküşle beslenen bir sistemik körlük tezahürü olarak tanımlanabilir.

KRİZ ÖNCESİ KÖRLÜK: SENDROMLAR SARMALI

Tabii ki Titanik Sendromu tek başına ve aniden ortaya çıkmıyor. Erki elinde tutan zihinlerin adım adım inşa ettiği ve birbirini besleyen, tehlikeli bir psikolojik, kurumsal ve etik sarmalın kaçınılmaz sonucu olarak hayata geçiyor. Bu sarmalı şöyle imgeleyebiliriz: Süreç, kontrolsüz gücü elinde tutan liderlerin ve bireylerin narsistik bir yanılmazlık ilüzyonuna kapılmasıyla başlar: Hubris (Kibir) Sendromu. Güç zehirlenmesi beyinde adeta nörobiyolojik bir değişim yaratarak empati ve risk algısını zayıflatır. Güç zehirlenmesi derinleştikçe karar alıcılar kuralları, denetim mekanizmalarını ve etik kodları kendi varlıklarına engel olarak görmeye başlar. Güç tek elde toplanır (otokratlaşma); hesap verilebilirlik yok edildikçe liyakat yerini sadakate bırakır, kurumlar etkisizleşir (yozlaşma). Bireysel hırslar, kurumsal veya toplumsal çıkarın önüne geçer (etik erozyon). Otokratikleşen anlayış, etrafını sadece kendi fikirlerini onaylayan, aykırı soru sormayan, sorgulamayan, biat kültürü olan kadrolarla doldurur. Groupthink (Grup Düşüncesi) ve yankı odalarında karar alıcılar kendi yarattıkları sanal bir gerçeklik tüneline hapsolur. Dışarıdan gelen her türlü etik veya stratejik uyarı "ihanet" olarak kabul edilir. Mitolojide geleceği doğru görmesine rağmen kimseyi inandıramayan Cassandra gibi (Cassandra Kompleksi/Uyarılara Kulak Tıkama) organizasyonun farklı kademelerinden, denetleyici kurumlardan (yargı, bağımsız kurullar, bağımsız denetçiler) özgür basından, bilim insanlarından ve/veya sivil toplumdan gelen uyarılar, çığlıklar bastırılır. Uyarılarda bulunanlar ciddi yaptırımlarla karşılaşır, cezalandırılır veya sistem dışına itilir. Gücü sınırsızlaşan otokratlar, bilimsel doğrular yerine dogma ve algı yönetimini tercih ederler. Adil ve şeffaf düzen sarsıldıkça, kurumsal etik bozuldukça, siyasal yolsuzluklar ve kutuplaşma arttıkça veya bireysel tiranlıklar derinleştikçe bu durum zamanla “yeni normal” olarak empoze edilir. Kademeli gelen tehlikelere karşı giderek duyarsızlaşan, sürekli ve şiddetle maruz kaldıkça norm dışını, yolsuzluk ve yozlaşmayı olağanlaştıran yapı, Haşlanmış Kurbağa Sendromu gibi reflekslerini, tepki verme kabiliyetini kaybeder. Güç zehirlenmesi, otokratlaşma ve etik dışılık birleştiğinde Titanik Sendromu her boyutta bireysel, kurumsal, toplumsal, farklı bir çöküş dinamiği yaratır.

ÜÇ AŞAMALI AKSİYON PLANI

Gerek bireysel kariyerlerde gerekse kurumsal ve siyasal yönetimlerde Titanik Sendromu’ndan kaçınmanın yolu var mı? Öncelikle, etik ve esnek bir zihniyet dönüşümüyle imkan yaratılabilir görünüyor. Kuvvetler ayrılığı ve güçlü etik kodlarla zaafların önüne geçmek mümkün. Kurumların işlevselliğinin sağlanması, etkin ve bağımsız denetim yapısı, siyasette bağımsız yargı ve şeffaflık, bireysel hayatta ise etik normlarla özeleştiri mekanizmaları kurulması temeli sağlamlaştırır. “Hukukun Üstünlüğü” sağlık gibi varlığımız ve toplumsal yaşam kalitemiz için olmazsa olmaz görünüyor. Öyle ya varlığının kıymetini bilmiyoruz, yokluğunun yarattığı harabiyeti ise zorlukla taşıyoruz. Psikolojik güvenlik sağlamak, nefes almak, oksijen seviyemizi artırmak, fırtınada görüş mesafesini yükseltmek için şart. Cassandra'ları cezalandırmak değil aksine ödüllendirmek lazım. Kötü haberi getiren, hatayı gösteren, otokratik eğilimleri eleştiren insanlardan, sivil toplumdan çekinmemeli, tam tersine alan açmalı. Biat kültürünü yıkıp liyakati, bilim temelli eğitimi, doğru bilgiyi ödüllendiren, gelişim için eleştirel bir iklim hepimizin hakkı. Kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, psikolojik güvenlikle beraber hayata yaklaşımımızın da değişmesi kritik. Entelektüel ve etik mütevazılık bizi ‘her şeyi bilen’den ‘yaşam boyu öğrenen’ kimliklere taşıyabilir. Başarılara tutunup yerinde saymamanın, gücün getirdiği kibri ve yozlaşmayı engellemenin temelinde yanılabileceğimizi de kabullenmek, görüşlerimizle çelişen, yeni fikir ve kanıtlara açık fikirlilikle yaklaşmak, bilgi, inanç ve uzmanlıkların sınırlarının farkında olmak bambaşka bir kültür yaratabilir.

ZIRHINIZ DOKUNULMAZ MI?

Batmaz denilen Titanik’in batışına neden olan buzdağı gecenin karanlığında belirdiğinde, çarkçıbaşına verilen ilk emir “Tam Yol Geri ve Sancak Alabanda!” olmuştu. Ancak devasa kütleli geminin ataleti, bu manevrayı çaresiz ve hükümsüz kılmıştı. Kriz anlarında, güç zehirlenmesiyle otokratlaşan, etik kodlarını yitiren ve yozlaşan sistemlerin, radikal karar almak istemeleri halinde, bünyelerinde yarattıkları ve büyümesine yol açtıkları çürümenin ataletine yenik düşmeleri işten bile değil. Geminizin gücü, fark yaratan teknolojisi, büyüklüğü, kartvizitinizdeki unvanın ve geçmişte bıraktığınız izlerin parlaklığı, bilançonuzun sağlamlığı, göz kamaştıran kârlılığınız ya da sandıktan çıkan oy oranınız... Hiçbiri doğanın, teknolojinin, etiğin ve zamanın acımasız yasaları karşısında bir dokunulmazlık zırhı değil. Gün olur, buzdağının yıkıcılığı, geçmişteki gücünüzden, yarattığınız dünyanızdan veya kibir dolu söylemlerinizden etkilenmez. Orkestranın sizin için de çalmaya başlamaması için radarları açmak, eleştirilere ve gerçeklere kulak vermek, etik çizgiye çekilmek ve rotayı vakit varken yeniden tanımlamak bir tercih değil var kalmanın tek şartı olabilir. Sorulması gereken soru: Siz şu an konforlu bir köprü üstünde, güç zehirlenmesiyle yozlaşmış, kaçınılmaz bir çarpışmaya doğru sürüklenen devasa bir atalet içinde, manzaranın ve yolculuğun tadını çıkarıyor olabilir misiniz?

(*)Ulysses: Tis not too late to seek a newer world.

BUSINESS LIFE