BEKLEME ODASINDAKİ KUŞAK: TÜRKİYE’NİN GENÇLİK ÇIKMAZI VE CUMHURİYET’İN AYDINLANMA AKLI

CANAN ERCAN ÇELİK I BUSINESS LIFE YAZARI

Bugün Türkiye'nin genç nüfusu, toplumsal yapımızın en dinamik ancak sosyoekonomik dönüşümlere karşı en kırılgan kesimini oluşturuyor. Eğitimde nicelik ile nitelik arasındaki çelişki, dikey sosyal mobilite (sınıflar arası geçişkenlik) kanallarının tıkanması ve geleceğe ilişkin derin belirsizlikler, gençleri neredeyse bir “bekleme odasına” hapsetmiş durumda.

BEKLEYEBİLMEK DE BİR AYRICALIK

Geleceğe hazırlanmakla hayata başlamak arasındaki süre uzadığında, “beklemek” geçici bir evre olmaktan çıkıp gençliğin “yaşam düzeni”ne dönüşüyor. Mezun olmayı, iş bulmayı, bağımsız bir yaşam kurmayı bekleyen gençler için bu gecikmenin maliyeti yıllarla sınırlı kalmıyor. Mesleki deneyimleri, özgüvenleri, toplumsal katkı imkanları ve geleceğe olan inançları aşınıyor. Ancak bu belirsizlik her genci eşit etkilemiyor. Maddi imkanlara sahip bir genç, iş arayışını zamana yayarak kendisine yatırım yapabilirken imkanları kısıtlı gençler için ilk gelir ihtiyacı, mesleki tercihlerinin ve uzun vadeli hedeflerinin önüne geçiyor. Eğitim Reformu Girişimi’nin (ERG) verilerine göre, en yüksek gelirli yüzde 20’lik kesim, hanelerin özel eğitim harcamalarının yüzde 65’ini yapıyor ve en alt yüzde 20’lik kesime kıyasla 28 katlık bir fark görülüyor.

“Bir milleti hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir toplum olarak yaşatan da köleliğe, yoksulluğa düşüren de eğitimdir.” M. K. Atatürk

Gençlerin katılmaya hazırlandığı dünya da sabit durmuyor. Yapay zeka, otomasyon ve yeşil dönüşüm, işlerin niteliğini köklü şekilde değiştiriyor. Dünya Ekonomik Forumu’nun (WEF) İşlerin Geleceği raporuna göre işverenler, çalışanların mevcut becerilerinin yüzde 39’unun 2030’a kadar dönüşmesini veya geçerliliğini yitirmesini bekliyor. Bu dinamiklere karşın Türkiye eğitim sistemi, niceliksel genişleme (okullaşma ve üniversite sayısındaki artış) başarısına rağmen nitelik, fırsat eşitliği ve istihdam uyumu alanlarında ciddi yapısal sorunlar barındırıyor. Yükseköğretimdeki nitelik krizini aşmak için akademik özgürlükleri güvenceye almaya, kontenjanları rasyonelleştirmeye ve üniversiteleri “teknoloji ve değer üreten eğitim ve araştırma merkezlerine” dönüştürmeye ihtiyaç varken odak, temelde eğitimin kitleselleşmesinde kalıyor. Temel bir sistemsel çelişki de söz konusu: Gençlerden sürekli öğrenmeye açık, esnek ve yaratıcı olmalarını beklerken onlara bu yetkinlikleri geliştirecek güvenli başlangıçlar sunamıyoruz. Geçim sıkıntısı ve gelecek kaygısı yaşayan bir gence “kendini geliştir” demenin karşılığı epey sınırlı olabiliyor. Oysa deneyim kazanmak, hata yapabilmek ve yeni alanları keşfedebilmek temel bir güvence, zaman ve kapsayıcı politikalar gerektiriyor. Türkiye’de iş dünyasında kiminle konuşsanız aynı derin tezatla karşılaşıyorsunuz: Bir yanda nitelikli yetenek bulamamaktan yakınan şirketler, diğer yanda eğitim aldığı alanda iş bulamayan, geçinemeyen veya ne işte ne eğitimde yer alan (NEET) milyonlarca genç var. Bu sorunlar, ülkemizin görece az gelişmiş bölgelerinde ve kadınlar için çok daha zorlayıcı boyutlarda. OECD “Bir Bakışta Eğitim 2026” araştırmasına göre, 18-24 yaş aralığında ortalama NEET oranı yüzde 31'e, genç kadınlarda ise erkeklerin 2,1 katına (yüzde 43) çıkıyor. Temel kaygı alanları olarak görülen işsizlik, ekonomik eşitsizlik ve liyakat eksikliği, nitelikli genç nüfusta yurt dışına beyin göçü eğilimini de güçlendiriyor. Yüksek enflasyon ve yaşam maliyetleri, gençlerin bağımsız bir yaşam kurmasını, aynı zamanda sosyalleşmesini ve kültürel gelişimini de zorlaştırıyor. 10 gençten 8'i parasız kalıp başkasına muhtaç olmaktan ve özgürlük alanlarının kısıtlanmasından endişe ediyor. (*) Kaçınılmaz olarak psikolojik yıpranma ve mutsuzluk da artıyor. Son 10 yılda “Mutluyum” diyen gençlerin oranı yüzde 55'ten yüzde 33'e gerilemiş durumda. (*) Üstelik bu bekleme halinde toplumsal bağların zayıflaması ve gelişen anomi (kural kaybı), farklı sosyolojik yan etkilere de zemin hazırlıyor.

DEĞER AŞINMASI VE ANOMİ

Çalışarak ve meşru yollardan refaha ulaşılamayacağı algısı yaygınlaşırken dürüstlük, emeğe saygı, liyakat ve adalet gibi değerler zayıflayıp yerini “kolay yoldan para kazanma” hırsına ve kuralsızlığa (anomi) bırakır oldu. Meşru iş piyasasında düşük ücretle işe başlayıp yıllarca emek vermek yerine medya ve dijital mecraların sunduğu hızlı refah hayallerine yönelmek, reel sektörün nitelikli ara eleman ve teknik personel havuzunu hızla eritiyor. Meselenin artık sadece sosyolojik bir tartışma olmanın ötesine geçtiğini, doğrudan iş dünyasının güvenlik ve insan kaynağı yapısını tehdit eder hale geldiğini görmemiz lazım. Sosyal medya algoritmalarının köpürttüğü çarpık rol modeller, kolay para vaat eden yasa dışı bahis ağları, siber çeteleşme ve cezasızlık algısı, meşru işte kendine yer bulamayan NEET gençliğini içine çeken tuzaklar haline geliyor.

KÖKLERDEKİ REÇETE

Peki hem bu içten içe tükenişin hem küresel rekabetin teknoloji ve nitelikli insan sermayesi üzerinden şekillenmesinin yarattığı zorlukların üstesinden gelebilecek miyiz? Bu çağda bekleme odalarının kapılarını nasıl açacağız? Cevap yine köklerimizde. Bir asır önce ülkemizin gelecek inşasının, kalıcı ve gerçek kurtuluşunun ancak milli eğitim işlerinde muzaffer olmak suretiyle mümkün olduğunu ortaya koyan Atatürk’ün eğitim vizyonunda ve Cumhuriyet’in aydınlık aklında saklı.

“Öğretmenler: Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.”

Unutmayalım ki Atatürk, Büyük Taarruz’dan önce, Sakarya Meydan Muharebesi’nin en kritik günlerinde, 1921’de Ankara’da Maarif Kongresi’ni toplayarak eğitimin bir beka meselesi olduğunu ilan etmiş, askeri zaferlerin kalıcı sonuçlara ulaşmasını temin edecek irfan ordusunun temellerini atmıştı. Ülkeyi laik ve çağdaş medeniyetler seviyesine ulaştırmayı amaçlayan eğitim vizyonu, üç sarsılmaz ilkeye dayanıyordu: Akıl ve bilimin rehberliği, fırsat eşitliği ve uygulamalı yaklaşımlarla gelişim alanlarına entegre olmuş nitelikli insan gücü. Tevhid-i Tedrisat ile eğitimde birliği sağlayan, Harf Devrimi ile okuma yazmayı seferberliğe dönüştüren Cumhuriyet, 1933 Üniversite Reformu ve Köy Enstitüleri ile eğitimi doğrudan kalkınmanın ve uygulamanın merkezine yerleştirdi. Öğretmenlerin toplumsal statüsü yükseltilerek eğitmen ve öğretmen okulları açıldı. Yurt dışına, daha sonra ülkenin dört bir yanında farklı alanlarda kariyer yapacak ve görev üstlenecek çok sayıda öğrenci eğitim için gönderildi. O dönem uygulanan model, ezberci değil analitik düşünen, bulunduğu coğrafyanın iktisadi ihtiyacına çözüm üreten nitelikli bireyler yetiştirmeyi amaçlıyordu. Kadınlara tanınan haklar ve eğitim imkanlarıyla toplumu ileriye götürme ve birlikte inşa etme iradesi hep merkezdeydi.

SORUMLULUK

Prof. Dr. Selçuk Şirin’in “Gençler gidişatın aynasıdır” ifadesinde olduğu gibi gençlerin deneyimi toplumun işleyişinin bir yansıması. Tabii ki bir kuşağın enerjisi, yetenekleri ve güveni, uygun koşulları sonsuza kadar bekleyecek sınırsız bir kaynak değil. Bugün harcanan zamanın ve potansiyelin yarın kendiliğinden telafi edileceğini varsaymamalıyız. İş dünyasının ve kamunun, bekleme odalarının “yaşam düzeni”ne dönüşmemesi için Cumhuriyet aklı ve eğitim reformlarının özüyle uyumlu somut adımlar atmasının zamanı geçiyor. Türkiye, gençlerinin yetişkin hayatına, güvenceli işe ve toplumsal kararlara katılımını kolaylaştırdığı ölçüde kendi geleceğini inşa edebilir. Gençlerimizi hayatlarındaki sıkışmışlıktan ve giderek bozulan psikososyal durumlarından çıkarıp geleceğin kurucusu konumuna taşımak, sadece iktisadi bir zorunluluk değil toplumsal geleceğimizin de yegane teminatı. Unutmayalım ki Atatürk’ün “Bütün ümidim gençliktedir” sözü, pasif bir beklentiyi değil o gençliğe aklı, bilimi, imkanı ve güvenceyi sunma sorumluluğunu ifade ediyor.

(*) TOG/KONDA “Türkiye 100 Genç Olsaydı” Araştırması

BUSINESS LIFE